30 Kasım 2010

Haydarpaşa Garı


Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk
ve telaş.

...Denizde balık kokusu
döşemelerde tahtakurularıyla gelir.
Haydarpaşa garında bahar.

...Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği
ve asma yaprağına sarılı barbunya ızgarasıyla
Haydarpaşa garının büfesinde bahar.

Nazım Hikmet Ran -
941 Bursa Hapishanesi -
İnsan Manzarları
5 yolayazmak / on the road: Kasım 2010 Haydarpaşa garında 1941 baharında saat on beş. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunl...

22 Kasım 2010

Başka Bir Kasaba Mümkün: Maalula

Akşamın son demleri, gökyüzü kararmak ile kararmamak arasında tereddütlü. Ben ve bu küçük minibüste ne bagaj yeri ne de küçük bir boşluk olmadığı için yanımdaki koltuğu sahiplenen sırt çantam Şam'dan Maalula'ya doğru 50 km'yi iki bilet ücreti olan 80 Suri (3TL) ile katediyoruz. Suriye yollarında birkaç gündür seyrüsefer eden için bozkırın ve çöl ikliminin şaşırtıcı birlikteliği artık tanıdık bir yüz. Coğrafyanın bu ortaklığına karşın Suriye insanının metanet, merhamet ve muhabbetle örülmüş yaşantısı ise hala alışılmadık ve gizemli. Muhabbetleri anlatılmaya müsaitse de metanete ve merhamete tanık olmak için burada olmak şart.
Minibüs Şam otobanından bir sapağa geçiş yaptığında büyük bir merakla tanışmayı beklediğim Maalula'nın aniden karşıma çıkabileceğinden habersizdim. Dik kayaların arasında taş üstünde taş evleri ile bu pastel renkli şehir Mardin'e gelmiş olma ihtimalimi bana sorgulatsa da kilisenin çan sesi ile kendime geldim. Merhaba Maalula, merhaba Suriye coğrafyasına bu kadar yabancı, kendine bu kadar özel olabilen köy, tanıştığıma çok memnun oldum.
Minibüsten indiğimden beri önümde iki dik sokak duruyor. Az önce akşam ezanı okundu ve şimdi Saint Takla Manastırı'nın olduğu tepeye doğru baktığımda evlerin üstünde ışıldayan haç işaretleri ile manastırın zirvesindeki Hz. İsa heykeli adeta beni selamlıyor. O kadar ani oldu ki bir tuvale özenle çizilmiş gibi duran bu sürrealist taş yapılarla tanışmam. Sonra kayalıkların gerisinden yankılanan bir ezan sesi ve ona parıltısı ile eşlik eden haç işaretleri. Suriye'de Arapça konuşabilmeye hiç bu kadar çok ihtiyaç duymamıştım. Bu özel ve dokunaklı evlerin, Arnavut kaldırımlı sokakların, bu şaşırtıcı hoşgörünün mimarı kim, kahramanı kim?

Saint Takla Manastırı'na doğru uzanan dik yokuşu tırmanıyorum. Yoldan geçen kimse yabancılamıyor beni, onlar için sıradan bir manzara sanırım önlerinden geçen. Bu geceyi Maalula'da geçirmek isteğim, bildiğim ise burada sadece 4 yıldızlı bir otelin olduğu ve hiç hostelin olmadığı. Kesin olarak bilmediğim ise Maalula'nın tepesindeki Saint Takla Manastırı'nın gezginler için konaklama imkanının sağlanabildiği. Saint Takla Manastırı'na vardığımda turist kafilelerinin manastırdan ayrılıp otobüslerine doğru yol aldıklarını gördüm. Manastırın büyük kapılarından geçip, dik merdivenlerinden çıkıp danışma görünümlü bir büroda duran genç kıza, "Burada kalabilir miyim?" diye sordum. Kız olduğu yerden kalktı, biraz ilerdeki bir kapıdan içeri girdi. Birkaç dakika çantam omzumda bekledim, ümidi kesmek üzereyken kız bir rahibe ile yanıma doğru geldi. Rahibe eliyle beni işaret ederek, "Siz mi kalacaksınız?" dercesine sordu. "Evet" dedim. Beni kısa bir süre inceledikten sonra sadece "Pasaport" dedi. Pasaportu verdim ve hızlıca yürümeye başlayan rahibeyi takip ettim. Rahibe ile birlikte adeta manastırın gizli dehlizlerden aşağıya doğru indik. Baktım, manastırın girişine gelmişiz. Geniş avluya kapalı duran kapıyı açıp, holden yüksek tavanlı bir odaya girdik. Odadaki sandık üzerinde sıra sıra döşeklerden birini kenardaki yatağın üzerine birlikte yerleştirdik. Rahibe özenle döşeğin üzerine çarşaf sererken ben de sandık üzerindeki yorganlardan birini alıp yatağa serdim. Rahibe hiç konuşmadan duşu alafranga ve alaturka tuvaleti, holün ışığını nereden kapatacağımı gösterip bir yere yetişecek gibi hızlıca gitti.
Duvarlarında Hz. İsa'ya, Hz. Meryem'e ait gravürlerin bulunduğu sessiz odamdan dışarı çıkıp manastırın girişinden artık tamamen kararan ve bir ışık demetini andıran Maalula'yı izledim. Maalula'nın sakin sokaklarında konuklarının karınlarını doyurabileceği bir yer var mıydı? Manastırdan minibüsten indiğim yere doğru iniyorum, boyunlarında haçları ile Maalula'lı kadınlar önce uzun gölgeleri sonra Arapça konuşmaları ile yanımdan geçiyor. Sokağın başına geldiğimde karşıda kırmızı panjuru ile bir kafe gözüme çarpıyor. Montagna Cafe, şirin ve butik görünümü ile içimi ısıtıyor. Suriye'de küresel fastfood ve yemek dükkanları yok ancak Maalula köyünün bir butik kafesindeki tavuklu sandviç enfes sosu ile yeryüzünün en özel tavuk sandvici olmaya aday.
Sabahın çok erken vakti, dingin ve serin yeni güne ömrümde ilk kez Maalula'da bir manastırda uyandım. Manastırın dışına geniş avluya çıktım. Saint Takla Manastırı'na ve tepesindeki Hz. İsa heykeline bakındım. Saint Takla ile ilgili bildiklerimi aklımdan geçirdim. Saint Takla Manastırı ismini Saint Takla adı verilen azizeden alıyor. Hıristiyan inanışına göre Hz. Meryem Yahudiler'den kaçtığı sırada Saint Takla ona yardım ediyor. Saint Takla'nın Hz. İsa'ya iman eden ilk azizelerden biri olduğuna da inanılıyor. Manastır birbirine bitişik olarak u şeklinde dizayn edilmiş üç katlı bir yapıdan oluşmuş. Üç ayrı geniş avlusu bulunan manastırın orta katında kilise, en üst katında Saint Takla'nın türbesi yer alıyor.
Sonra, o yekpare bir kaya gibi duran sırtını Lübnan'ın sınırlarına dayamış, azınlık Müslümanlar'ın Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlarla bir arada yaşadığı tarihin derin ve özel mekanlarından biri olan Maalula'ya yüzümü döndüm. Turist kafileleri otobüsleri ile Saint Takla Manastırı'na yanaşmaya başlamıştı. Bu hoşgörü ve ibadet mekanı Hz.İsa'nın yaşadığı çağda konuşulan Aramice'nin yerel halk tarafından hala yazılabiliyor ve konuşulabiliyor olması ile de ilgi çekici.
Manastırdan dışarı çıkıp, manastırın arka tarafındaki dağ yoluna doğru yürüyorum. Dağ yolu mağara oyuğu gibi kayaların arasında kıvrımlı bir yol. Yol turistlerin uğrak mekanlarından, herkes önce kaygan oyuklara tırmanmak sonra da fotoğraf çektirmek derdinde. Dağ yolunun kimi yerleri dar ve basık. Yolu 10 dakikalık bir yürüme mesafesi ile geçtikten sonra Maalula'nın en tepesindeki dört yıldızlı otelin ve Saint Takla Manastırı'ndan daha küçük Couvent Sts. Serge et Baccmus kilisesinin bulunduğu bölgeye ulaştım. Kiliseye yürürken tabelalarda karakalem ve boyama Maalula resimleri de bana eşlik etti. Kilisenin Maalula'ya dair panaromik bir görüntü sunacağını düşünerek kiliseye girsem de kilise duvarları arasında şehri fotoğraflayabilecek bir açıklık bulamadım. Kilise'nin hediyelik eşya bölümünde Maalula yazılı kitap ayraçları, süs eşyaları ilgi çekiciydi.
Kiliseden ayrılıp dağ yoluna doğru yöneldim, baktım bahçede iki köylü amca gayretle ağaçtan birşeyler topluyor, çuvallara atıyor. Selam vererek yanlarına gittim, önce şaşırdılar sonra gülen yüzlerle selamladılar. Bana aldırmadan keyifle ağaçtaki saplı meyveden toplamaya devam ediyorlar. Doğal olarak tek kelime ingilizce bilmiyorlar bendeki birkaç kelimelik arapça da sadece selamlaşmamızı sağlıyor. Ağaçtan ne topladıklarını sordum el hareketimle, kırmızı küçük taneleri olan meyveden yemem için verdiler. Tanelerinden ısırdım oldukça ekşi, aromalı bir bitki topladıkları. Arapça Türkiyeli olduğumu söyledim, aralarında konuşup samimi bir şekilde başlarını salladılar. İki eski dost oldukları yüz hareketleriyle anlaşmalarından, birbirlerine karşı şakalaşmalarından belli. Kendi ismimi söyleyerek Hassan amca ve İssam amca ile tanıştım. Hassan amcanın Müslüman, İssam amcanın ise Hristiyan olduğunu öğrendiğimde ise şaşkınlığımı gizleyemedim. Onlar da benim şaşkınlığıma şaşırmış olmalı. İssam amcanın Aramice ve Arapça bildiğini öğrendim, daha fazlasına da dil koşulları müsade etmedi. Bir akşamüzeri bir vadi yamacında hayranlıkla tanıştığım Maalula, kahramanları ile beni bir bahçede aynı ağaçtan, aynı meyveyi, aynı çuvala keyifle toplayan Hassan amca ile İssam amcanın ayrımsız dostluğuna ortak ederek tanıştırdı.

5 yolayazmak / on the road: Kasım 2010 Akşamın son demleri, gökyüzü kararmak ile kararmamak arasında tereddütlü. Ben ve bu küçük minibüste ne bagaj yeri ne de küçük bir boşluk olm...

15 Kasım 2010

Zamanın İçinden Geçen Şehir: Hama

Gökyüzü yine aniden karardı. Halep'in dar ve tanıdık sokaklarında kahve ve sabun kokularıyla yoğrulduktan, kuyumcular çarşısında kendi deyimleri ile 'Seferberlik'le Halep'e yerleşmek zorunda kalan Ermeni amcalarla Türkçe'nin acı, hasret ve umut kelimeleri ile soluklandıktan sonra iç hatlar otogarı Ramusya garajındayım. Halepten Hama'ya yapacağım 146 km'lik yolculuğumun bedeli 100 Suri (3,3 TL). Otobüs henüz hareket etmedi, camdan gri renkli coğrafyayı izlerken muavinle göz göze geliyoruz, el hareketiyle perdemi kapatmamı istiyor. Muavinin perdemi örttürme isteği aklınıza herhangi bir kuşku düşürmesin. Suriye otobüslerinde perdeler bir ritüel olarak aynı anda açılıp aynı anda kapanır.
Yan koridorda oturan adam neredeyse gözünü kırpmadan heyecanla beni izliyor. Parmak arası terliklerim ve şortum ten rengimizin getirdiği kaynaşmayı gölgeliyor. Ama sonra ortak bir ''merhaba'' ile aramızda sadece koridorun sınırları kalıyor. Öyle ki birgün İstanbul'a gelirse Polat Alemdar ile bir fotoğraf çekilebilmek için benden söz bile istiyor. Polat Alemdar, Suriye'lilerin söylemiyle Murat Alemdar burada yadsınamaz bir sevginin, ilginin kaynağı ve Türkiye ile de özdeşleşmiş bir isim, bir sembol.
Halep'ten Hama'ya doğru yol yeşillendikçe yeşillendi. Yollar zifiri karanlık, yol tabelaları elbetteki arapça. Birkaç kez Muavine Hama'da ineceğimi belirttim. Kısıtlı arapçamla birçok 'şükran' yineledim. Otobüs bir köprü üstünde beni indirerek Şam'a doğru yoluna devam etti. Muavin çantamı verdikten sonra neredeyse 5 kez taksinin nerede olduğunu el yordamıyla tarif etti. Yolculuğumun daha ilk günleri ancak Suriye insanına karşı duyduğum güven yani kalbim, endişelerimi yani aklımı geri plana itiyor. Issız sayılabilecek bir köprü altından tereddütsüz bindiğim bir taksideyim ve acabalarımdan uzakta yol tabelalarından habersiz bütün kalbimle Hama'yı izliyorum. Akşamın ıssızlığı Hama'nın geniş ve düzenli caddelerine uğramamış. Hama gece de uyanık kalabilen, geceyi de içselleştirebilmiş şehirlerden. Manavlar, pastaneler, telefon dükkanları ve saat kulesi ışıl ışıl. Saat kulesinin batı yakasındaki turizm bürosunda inerek sırt çantalı gezginlerin uğrak yeri olan Cairo Hostel'a 5 dakikada yürüdüm. Dışarıdan terkedilmiş bir bina görünümündeki Cairo'da sırt çantalı japonlar görmek yüzümü güldürdü. Geceliği 500 Suri (17 TL) olan klimalı, çarşafları, havluları sırtçantalılar için gereğinden fazla temiz odama çantamı bırakarak kendimi şehire bıraktım.
Telefon kulübesi bulmam, açlığımı dindirmem ve Hama'nın kalp atışını dinlemeye gitmem gerekiyor. Birkaç kişiye sorduktan sonra telefon kulübesi buluyorum. Karnımı doyurmak içinse şehrin büyük caddelerini turladımsa da akşam kurabiyelerinden ve yanık yanık kokusu yayılan felafel'den başka tercihim yok gibi göründü. Kokusu Halep sokaklarını hatırlatan bir kahve dükkanına girip kebap yiyebileceğim iyi bir restaurant soruyorum. Şehrin dışında nam salmış bir restaurantın ismini telaffuz ediyor ama bu ismi benim pek içselleştiremediğimi anlayınca bir taksiyi durdurup kebapçının adresini veriyor. Lokantanın tek müşterisi olduğumu anlıyorum içeri girince. Halep kebabı, salata ve ayran istiyorum garsondan ama o başka yemeklerden de tatmam konusunda ısrarlı. Humus da el sıkışıyoruz. Suriye'de lokantalarda selpak ücrete dahil, kebabın yanında taze nane ve turp geliyor, ayranları ise ekşi ama bu ekşilik yoğurtlarının tabiatından gelen isteyerek yapılmış bir ekşilik. Kebap gayet güzeldi, Humus'tan ise birkaç kaşıkla yetinerek 250 Suri (8 TL) hesap ödedim. Garson çıkışta benimle birlikte fotoğraf çektirmek istediğini söyledi, pek anlam veremesem de birlikte fotoğraf çekildik.
Geceyarısı Asi nehrinin hırçın sularının kıyısında yüzlerce yıldır Hama'nın kalbi konumunda, ona ruh ve gizem katan Al Jisriye ve Al Maamoriye Naure Çarklarının karşısındayım. Birbirlerine karşılıklı olarak ahşaptan inşa edilmiş bilinen en eski ve en sağlam kalabilmiş su değirmenleri bunlar. Taş blokların arasında, sabırla, ustalıkla ve yıllara inat, zamanın Hama'dan silemediği devasa bir iz, devasa bir haykırış. Derinden ve sesinizi bastıran gıcırtısıyla Hama'nın dünya şehirlerine gönderdiği soluksuz bir nasihat. Su değirmenleri mesire alanı ile bütünleşmiş yol boyunca ağaçların arasından günyüzüne çıkıyor. Hama'lılar heyecanla geçiyor Su Değirmenlerinin önünden ve haklı gururlarını içlerinde yaşamak ister gibi uzaktan uzaktan izliyor. Konuklar ise bu görselliğe kayıtsız kalamayacak ve hafızasında daha çok yer etmesini sağlayacak kadar yakın ve şaşkın Su Değirmenlerine. Fransız'ın da Japon'un da aklında aynı soru: Nasıl? Ama en bilgin, en inandırıcı rehber bile dolduramıyor kafalardaki Nasıl'ın içini. İşte o zaman içe dönülüyor, kendi içinde arıyor insan Nasıl'ın cevaplarını. Gece yeryüzüne düşmüş birer yıldız gibi parlıyor ve saflığı ile sizi de çarklarına katarak döndürmeye başlıyor Su Değirmenleri. Dünya'nın içinde bir şehir, o şehrin insanları bir değirmeninin çarklarına binmiş geçiyor zamanın içinden biraz ıslak ama metanetle.
Sabah zamanın içinden geçen şehrin insanları sokak başındaki tezgahlarda taze meyve suları ile başlıyor güne ve kendilerine bir bahane yaratıp Su değirmenlerini karşıdan gören kafelerde, çay bahçelerinde yudumluyorlar çaylarını. Su değirmenleri sıcak Ekim ayında her katettiği dönüşte serin sularından serpiyor Hama'ya ve sabah Asi nehrinin hırçınlığı ile tanışmak için iyi bir fırsat oluyor.
Al Jisriye ve Al Maamoriye Su değirmenlerinden yol boyunca Azem Palace Müzesine doğru ilerliyorum. Azem Palace havuzlu geniş avlusu ince ince işlenmiş giriş hol yapısı ile karşılıyor. İç duvar işlemelerinden, sütunlarına, avizelerden odalardaki aksesuarlara kadar kendine has bir duruşun, kendine has bir ifadenin eseri Azem Palace. Hama'nın kabukları arasında sakladığı bir inci tanesi adeta.

Hama Meydanı'nı ortadan dört büyük dilime bölen saat kulesinin önündeyim. Karşıda gözünü göğe dikmiş Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad'ın büyük bir posteri. Yollar taksiler ile sapsarı, topuklu ayakkabıları, sade makyajları ile kızlı erkekli gençler Kültür Merkezi'ne doğru yola koşturuyor. Objektifimi onlara doğru yönlendirip birkaç fotoğraf çekiyorum. Geleneksel entarisi içinde sadece gözlerini görebildiğim bir kadın eliyle yanındaki oğlunu işaret ederek fotoğrafını çekmemi istiyor. Kadın gururla oğluna bakıyor, çocuk gülümsüyor denklanşöre basıyorum. Sonra mutlu gözlerle en içten teşekkür ve gidiyor. Öylece kalıyorum, mail adresi yok, posta ile gönderir misin yok herşey zamanın içinden geçen bu özel şehirde bir anlığına mutlulukla durdurmak zamanı, yaşadım diyebilmek.
5 yolayazmak / on the road: Kasım 2010 Gökyüzü yine aniden karardı. Halep'in dar ve tanıdık sokaklarında kahve ve sabun kokularıyla yoğrulduktan, kuyumcular çarşısında kendi d...

12 Kasım 2010

Halep'te Konaklama

Halep şehrinde her bütçeye uygun bir konaklama seçeneği mevcut. Dedeman Otel'de Japon mutfağına da tanık olmak var, Baron Otel'de tarihin ve kültürün kesişme noktalarına şahit olmak da. Elbette Sırtçantalı gezgin için 8 yataklı taş odalar da kalma imkanı da var.
Halep'te oteller iki sokak boyunca yer almakta. Halep Garajının kesiştiği Baron Caddesi'nde, Baron Otel ve ortanın üstü gelire hitap eden oteller mevcut. Aynı zamanda Baron Otel'in arka sokağında Madam Volga'nın Turis hostel'ı sırtçantalılara hizmet vermekte.
Adını verdiği caddenin ve Ortadoğu'nun en eski oteli Baron turist olarak değil de, bir şehri anlamak için yola çıkan gezginlerin bilinçli tercihlerinden biri. Fransız, İtalyan, Yeni Zelendalı; Baron'un geniş avlusunda akşamın tiz sesinde kozmopolit bir şarkının içinde kendinizi bulabilirsiniz. Baron'a adım attığınızda sizi kendine çeken bir tavır, bir incelik var. Bu incelik de Baron'un koynunda yatan namlı kişilerin gösterişine aldırışsız doğal olması. Madam Lucine ile de, duvarlarındaki Orsen Welles'li, Kazablanka'lı film afişleri ile de elitist bir kaygısı olmaması. Ve Türkçe'nin hiç bilmediğiniz deyimleri, hiç tatmadığınız kelime okunuşlarıyla konuşulduğu en duygulu mekanlardan biri olması. Duygulu lafını ışıltılı olsun için söylemedim. Mustafa Kemal'de burada kaldı, Cemal Paşa'da ve Baron'un şimdiki sahipleri Türkiye'den göç etmek zorunda kalsa da Türkçe'den göç etmeyen emektar bir Ermeni ailesi. Bilakis konuşmalarının Türkçe'ye hoş bir aroma kattığından bile söz ederim.
Baron'da iki kişilik odalar kahvaltı ile birlikte 70 Dolardan başlayan fiyatlarla. Yolayazmak'ın sırtçantalı gezginlerine bir tüyo, Baron'un gezgin gençlere açabildiği 50 dolar fiyatına, kahvaltılı, duşlu, diğer odalardan farkını daha bohem olarak açıklayabileceğim birkaç oda seçeneğinin de oluşu.
Ve Bab Al Faraj Caddesi, Halep'i ortadan dörde dilimleyen saat kulesi. Saat kulesinin kuzeyinde Dedeman Oteli. Bağışlayın ama Dedeman ile ilgili bilgiler burada sona eriyor, nasılsa internet sitesi üzerinden banyo fayansının markasına kadar bilgi sahibi olabilirsiniz.
Biz yönümüzü doğuya dönelim. Saat kulesinin doğusuna, hemen 100 metre kadar doğusuna. Orada sırtçantalı gezgini bekleyen dışarıdan terkedilmiş bir şatoyu andıran hostellar var. Al Gawaher ve Kaser Alandaloss hostel. Al Gawaher'ı tanıtan İstanbul aşığı sahibi Polat Alemdar'ın dizi çekimleri için Halep'e geldiğinde burada birkaç sahne çektiğini övünerek anlata dursun, ben hostelin iç taş mimarisine, geniş tavanlarına, dar kapılarının ardındaki sıcak geceyi ferahlatmak için kurulmuş tavan pervaneleri ile tarihi bir yolculuğa çıkmıştım bile.
Al Gawaher ve Kaser Alandaloss hostelin 2, 4 ve 8 kişilik odalarında tarihi bir yolculuğa çıkmanın geceliği 15 YTL ve Türk parası ile ücret ödenebilmekte.
5 yolayazmak / on the road: Kasım 2010 Halep şehrinde her bütçeye uygun bir konaklama seçeneği mevcut. Dedeman Otel'de Japon mutfağına da tanık olmak var, Baron Otel'de ta...